erkekler -zaten- ve fakat kız arkadaşlarım da, keşke benden sırt sıvazlama beklemese. çünkü yüreğimin sesini dinliyorum ve diyorum ki: benim koçum olsaydın, seni kimin tutacağını haykırsaydım, diğer herkesin olması gerektiği gibi ben de kurban filan olsaydım sana, aşık da olurdum kardeşim. peki sana mı aşığım? yok. e o zaman bir şey var demek ve aşık olunası olduğunu teyit eden o coşkulu onamayı yapamıyorum, git o yüzden pls beni daha fazla zor durumda bırakmadan. :(

hayalim

036 hani aşklar hep gelip geçer ya mesela, kaldığında

sanki o putmuş gibi derken nil, hem ilk hem sonmuş gibi; bu şarkıyı serdar erener’e yazdığının kanıtını aramaya başlıyorum. en güzeli oymuş gibi derken;bunca yıl beklemiş gibi, beklediğine değmiş gibi serdar erener olmalı. ve soruyorlar nil’e: serdar erener’le ilgili söyleyebileceğiniz bir şey yok mu? “bu sorunun cevabı olarak şarkı sözlerimi basabilirsiniz” diyor.

yakıtımı almış oluyorum.

şarkıların yüzde sekseninde kendimizi bulabiliriz. herkesin bulabildiğini de biliriz. ama bir şeyleri farklı yorumladığımızı hissederiz: mesela sezen yaman’ın arkasından ölüme ağıt yakar; ben gurbet düşünür, terk edip giden sevgiliyi düşünür de dinlerim. senin üstüne dinlediğin şey, benzer bir şeyin üstüne yazılmamıştır. 

ama bu şarkının seslendiği kişi serdar erener olmalıydı. ya da yolu gözlenen, gezinip onun gibisi bulunamayan, aşkı aşığa ekstra large olan filan. onlar hep o olmalıydı çünkü bu sefer, nil-serdar ilişkisi dinlediğimiz şarkıları yazdıran bir motor güçten başka bir şey. bu alametifarika’da on seneden fazla zaman önce başlayan, kopan, bağlanan, kopan, yine bağlanan, geride bir sürü insanı bırakan, tarafları bilmiyorum ama en azından nil’i yoran, ikiden fazla insanla başlayıp, öyle sürüp, ikiye indiğinde evlilikle sonuçlanan, arada 14 yaş farkın olduğu ilişki, bana motor güç olan bir şey.

bilmedim ama hissettim nil’le benzer şeyleri yaşadığımı. hissetmiyorum ama diliyorum benzerlerini yaşayacağımı. 

“bir gün serdar’ın ortağı uğurcan “sen bir özgürlük şarkısı yazabilir misin?” diye sordu. “ben türkçe şarkı yazmıyorum. ne yazık ki…” dedim ukala ukala… “ama çok iyi para kazanırsın” dedi. misal ben o zaman 100 lira alıyorsam, 5000 liradan bahsediyor. “neee? öyle mi? o zaman yazarım” diye koşarak eve gittim ve “ben özgürüm” şarkısını yazdım, söyledim.”

on iki sene sonra aynı binada ben varım, karşımda uğurcan abi. şöyle bir kitap yazmaz mısın diyor, tarif ediyor. “yazamam” diyorum, sen bilmiyorsun ama o konu oldukça yetkinlik gerektiriyor. ben yazmaya kalksam, gülerler. ”e o zaman istediğini yaz. ve bana kendi içinde bütünlüğü olan bitmiş bir dosya getir.” nee öyle mi, o zaman yazarım diye koşarak eve gidiyorum ama kitabı yazmıyorum tabii. patates baskı değil ya canım, olması da gerekmiyor. sadece aynı zamanlarımızda aynı yerlerdeyiz nil’le.

ciddileşemediğimde, bıcırıklıktan sıyrılamadığımda, ağır olamadığımdan molla demediklerinde, kahretsin hiç şansım yok diye alnımı iteklediğimde o koca buldu ama diye hatırladığım nil. eriyik halde geçirdiğim üç seneyi hatırlayıp umutsuzluğa kapılır gibi olduğumda on senenin ardından gelen zaferiyle keyiflendiren nil. atari tabancamla dişi ördekleri indirdikçe ve yerlerine yenileri yükseldikçe aklıma gelen nil. 13’le karşılaşınca 14’ü hatırlatan nil.

yapıştırılıp yapıştırılıp kırıldığımda,

hani aşklar hep gelip geçer ya mesela, kaldığında,

üzülmek için bi kış şarkısı çaldığımda,

kader bana gülmeyip, pelin’e güldüğünde,

kek yapıp kelek gördüğümde,

benim yaram ona değmediğinde bile, gülmekte inat edip zıplaya zıplaya neşeyle şarkılar söylerken aynaya bakıp göz kırptığım nil. 

“böyle” baktıkça “öyle” şekillenirse bir gün her şey, bir sebebi belli. 

benim serdar’ımın serdar olma durumundan hiç hazzetmeyeceğini bilsem de, nil’in serdar’ıyla her karşılaştığımda “evet” diyorum. nil’i her hatırladığımda “evet” diyorum.

şimdi de hep birlikte:

“sonu benzesin” diyelim.

035

-15 nisan 2012 “git bilmemneyi oku, öyle gel/öyle konuş” diyendeki tersliği bulmaya çalışışım

-aslında tamamen bir kişi üstünden yola çıkıp genellemelere varmaya çalışacağım ama bunu söylemesem daha mı iyiydi.

-belki birtakım yan olaylardan da faydalanabilirim.

-bir kere okumamı önerdiğin, okuyacağım kitabın nesi neyime derman olacak? sana olmuş da mı böyle olmuşsun? bana pek olmuş gibi gelmedi onu ne yapacağız?

-böyle tartışma esnasında kitap önerilmesinin berbat versiyonu bir kitap hakkında konuşulurken birinin çıkıp da hayatı boyunca okuduğu beş kitaptan birini önermesi, ki bahsedilen kitapla bir bağı olduğunu görmedim çoğunlukla, bize kişinin ne dinlediğini ne okuduğunu anlayabiliyor olduğunu gösteriyorken tartışmada da önerilene temkinli yaklaşmamız gerekebilir. 

-bu durumda da: öyle lök diye kitap dayamak manasız olabilir. “sen bunu oku ben şimdi gidiyorum”

-bir konuyu tartışırken, tartışamadığımdan hayal etmesi biraz zor olacak da, şunu oku öyle gel dediğimi hayal ediyorum:

-ama ‘referans olabilecek tarzda çok fazla kitap okumamış olabileceğimden dolayı objektif görüş edinecek gibi hayal etmeyi başaramayacağıma’ ihtimal verip biraz geri adım atıyorum.

-yine de arkamda kapı gibi kitap varken, yani anladığım ve içinden hatırladığım birtakım şeyleri tartışmada kendime destek edineceğim, adını söyleyip kaçmazmışım gibi geliyor. 

-hâlâ önerilen kitabın, karşıki tarafından “nasıl olsa mermer gibi kitap, bu konu burada kapanır, bir yere varılmaz” düşüncesiyle ileri sürüldüğü ve bende zerre şey değiştiremeyeceği paranoyasına sahibim.

-bende varolan bu temkinlilik ve paranoyaların aynı bende varolan diğer şeyler gibi bir anda milletin yüzüne dayayacağım madde madde nedenleri olmadığı gibi, genelde sezgisel bir dayanakları oluyor. 

-bu konuda da bu kadar işkillenmemin sebebi, benzeri önerilerde sinsilik sezmem olabilir.

-bu zamana kadar saygı duyduğum kimsenin birine ‘şunu oku öyle konuş’ dediğine de rast gelmedim. çoğunlukla o saygı duyduğum insanları birilerine bir şey izah etmeye çalışırken bulurum.

-bense farklı olarak bıraksalar sadece ince e ile “ya sus beee” der geçerim. çünkü seviyesizim.

034

bana bile zar zor uyan insanları etrafımdaki insanlara uydurma girişiminden el çekiyorum: akıl akıldan üstündü ama bu sanki anlatıp paylaştıkça akılların tek bir aklın üstüne çıkmasıyla değil aklımın değer kaybetmesiyle oldu. hayatıma ve buna dahil bağlantılara daha makul bakacağım diye, bir bana ait olan şeyi hiç yoktan alakasız pek çok kişinin gözüyle bakıp değerlendirdim de bu mu akla uygun oldu. üç beş değişik ayrıntıya vakıf olacağım diye kaç tutarsızlıkla, onu bırak kaç adamla boğuştum. her şeyin üstü çizildi, her şey çürüğe ayrıldı; öz de şaşırıp hepsiyle birlikte hareket etti. karıştı, çizildi ve ayrıldı. o karışıklığa onu da kurban ettim, hevesi de. normal diye tuttura tuttura ben bile normal kalanlardan olamadım.

bir gün işin yanlışlığını, bir cümleye sığdırarak “birilerine birilerinin olumsuz yanlarını şikayet etsem de; onlara karşı, bu şikayetleri dinleyenler gibi acımasız olmuyorum.” diye dile getirmiştim. galiba ciddiye de almalıymışım. kimsede öyle çok kişiye uyacak gibi davranmalık enerji, azim ve özen yok. yani bende de. insanı anlamalar da böyle durumlarda devreye girse iş tamam. o sözde içtenlik ve olgunlukla anlıyorum diyerek güven verdiğimiz zamanlarda dönüp öte tarafa anlatıp durmadığımızda. 

görücüye çıkmayı sevmiyorsam elin adamlarını da çıkarmasaydım ya. insanın insanı bir çırpıda harcayacak acımasızlığı yoksa da, onu kalabalığa anlattığında her dinleyicinin gözüne çarpan kısımları ona eşlik edip harcasa yine elindekini tüketiyor.

her şey bu kadar karışınca yeni gelen huzuruna çıkacağı bir kişi bulamıyor ortada. uyuşması, denk düşmesi gereken biri kalmamış piyasada. karman çorman kalabalık bir kadın gürültüsü. kimse içinde haset ve kinin ne ölçüde barındığını bilmiyor üstelik. gelen, geldiği gibi gidiyor. 

ben de kendi içimde nihayet “çok yanlış” diye ince bir çığlık atıyorum. artık aydığımdan, değiştireceğimi umarak.

033

yedi kitap aldım yedisine ‘dedeciğimin son parasıyla’ yazıyorum.

bir, birini düşünüp onu da öyle sevmem gerektiğini kendime tembihleyerek ilişkiye dair naif kısımları hatırlıyorum. olmuyor. bir, onu da öyle sevdiğimi düşünüp sevmekten başka şey yapmıyorum. canımı sıkıyor. sonra bir ötekini hatırlayabiliyor oluyorum, bırakıyorum aşkını yeniden yaşıyor. olacak gibi olmuyor. uyuyorum.

hepsinin arasında yemimi kemirip şiir okuyorum. “ben ne kadar öbür çiçekleri denesem.” kemirme sesi ufaltıp, kendi küçük işlerini düşünüp taşınan yalnız biri yapıyor. üç gecedir bir şeyler kaldırıp yazdırıyor, hatırladıklarımla kendi çemberimde deprem oluyor. 

olacak gibi olmuyor, uyuyorum.

32 deneme

günah işlemek ve “o her yerdedir” inanışının hayatımdaki karşılıkları tekrar etmek ve “okumuştum/söylemiştin” tepkisi.

neyi nerede ve kime söylediğimi, fazlaca dikkat ettiğimden pek karıştırmıyorum, bu yüzden de alışıldık türden tekrarlamaları yapmadığımı sanıyorum. çekindiğim, tekrarlamalarımla ilahi bakış açısına yakalanmak. bu yüzden “şurada daha önceden şu şekilde yazdığım gibi” ya da “şununla konuşurken şu şekilde söylediğim gibi”yle başladığım çok oluyor cümleye ama bu çaba içimi rahatlatmıyor. ikinciler hep oyun geliyor. ben iç sesimin daha önce söylediğini sesli söylemekten bile imtina ediyorken bir yerlerde ya da zihinlerde emaresi bulunan fikirleri yinelemek rahatsız ediyor. etmeye devam ediyor.

bundan bahsediyorum, çünkü ilk defa bugün toparlayıp mukayese edebildiğim iki farklı dönemi bir şekilde paylaşmak istedim ve bir seçim yapmam gerektiğini hatırladım. gönül rahatlığıyla paylaşmak için tek bir yöntem seçebiliyorum; bir ikincisi huzursuzluk verecek. 

keşke bu gibi durumların içinden çıkılabilseydi ama zaten içinde bulunuşumun sebebi gereksizce ayrıntılı düşünmek olan durumun çıkışında da başka başka ayrıntılardan dolayı yol yine tıkanıyor. şöyle oluyor: 

-söylemeyi seçtiğimde, paylaştığım kişi onun ilki olsa da iç sesimin önceden düşündüğünü yinelemiş olduğumu bileceğim. geri kalan noktalarda bir sorun olmasa da benim ses tonuma o tanıdık şeyi tekrarlama rahatsızlığı yerleşecek. bunu yine karşıdaki bilmeyecek belki ama: ben bileceğim! çünkü hissedeceğim de. birden fazla insanla paylaşma isteği duyarsam hele, kat be kat artarak devam edecek sıraladıklarım.

-yazmayı seçtiğimde, rahatsız olduğumu bildiğim ama yalnızca yazdığımdan dolayı hem hissetmediğim hem okuyanın da hissetmeyeceğinden emin olduğum için yazmak hiçbir huzursuzluk yaratmayacak. peki kim okuyacak. ben onu yazdıktan günler sonra, bazen aylar sonra, belki de bilmiyorum ama yıllar sonra, bunu yeniden şiddetle paylaşma isteği duyduğumda ne diyeceğim. yazdığım, bu paylaşmak istediğim insan tarafından okunmuş olsun olmasın duyulacak tedirginlik bir: “birine yazdığım bir şeyi referans vermek” benim haddim mi. bu, fazla üstten bir tavır değil mi. benimki öyle olmasa da, olmadığını hissettirebilecek yetiye sahip miyim. ya o, orada, kendi kendine bambaşka şeyler düşünüyorsa. düşünmese. peki zaten evvelden okumuşsa? bu ihtimali açıklamayı uzatmayıp kolay yoldan ilkini ikiyle çarpıyorum.

arada anlatmak istiyorum. anlaşılmak için. ama bunu sanki güzel güzel yapmasını hiç beceremiyorum. 

yine beceremedim. çünkü bunca şey yazdıktan sonra bir o kadar daha şey yazabilecek bir insan değilim. 

HAHAHA. içimde patladı. yakşamlar.

031 kasım yirmi beş

dedeciğimi yoğun bakımdan çıkaramadıkları için artık istanbul’a dönmem gerektiği andan itibaren yalvardım anneme, neslihan aslında bekledi deyin, sınavları var biter bitmez dönecek deyin, bir şeyler deyin, kendine gelince beni görememesini açıklayın. 

açıklayabildiklerine inanmadığım için, yeniden yanına varışımda her fırsatta yoğun bakım ünitesinin kapısından kafamı sokup durdum. her çıkarışımda gördüğüm şeye dayanamadığımdan ağlasam da, yüzümü yıkayıp makyajımı baştan yapıp yine gülerek el salladım. son gördüğüm günde, son görüşüm olmayan bir seferinde, yine uzaktan el sallarken, o da artık hiçbir şeyi kalmamış haliyle çook çook çook uzun el salladı. bir daha beni görebileceğine inanmıyordu. şimdi izin vermiyorlar ama geleceğim, dedim. birkaç saat sonra geri dönüp yanına gittim. aslında söyleyecek bir şeyimiz kalmadığı halde defalarca yanında olduğumuzu tekrar ettim. şimdi derse gideceğim, sonra da hemen geleceğim. tabii ki geleceğim. dokunamadım. kendimi tutabildiğim son saniyeler olduğundan elimi minik minik, çok da fazla kaldıramadan salladım. o sallayamadı. ayaklarım birbirine dolanarak, sanki gözümdeki yaş o an taşıdığım tepeleme dolu hayali bardaktan akacakmış gibi ve diye, ufak adımlarla çıktım. 

bir sonraki görüşümde beni göremeyecekmiş. bizim görüşümüz de, imamın son defa görmek isteyen var mı sorusuna onay vermemizle olacakmış. 

aslında daha sık “nasıl olur, inanamıyorum öldü, böyle bir şey olabilir mi” gibi şeyler tekrarlasam da bu olayı hatırlayınca; o an “olsun” demiş, her şey kusursuz ve dingin olsun diye koşturmuştum. bir noktadan sonra da, belki de zaten gerçeklik gibi, tabutunun başında bekledim, üzüldüm ve uzaklaştım sanmasın diye, ne olursa olsun onu kucaklayacağımı bilsin diye, başıma ne gelirse gelsin kucaklayabileceğime insansın diye, her an onun yanında olan torunu olmamış olsam da onu aslında hep düşündüğümü bir şekilde anlayabilsin diye. kefeninin son beyazını görmez oluncaya dek gözümü ayırmadan arkasından gittim. çekelediler. burada ne arıyorsun, geri dur filan dediler. sonra da tabutunun battaniyesiyle dolandım durdum. az önce dedeciğimin içinde yattığı battaniyeyle insanların gözünün içine baktım. herkese gülümsedim.

dede uzunca bir süre ileriyi işaret ettiğinde, yaptığını taklit edip, gülerek kafamı sallayıp içini ferahlatmaya çalıştım ama yerimde sayıyordum. son zamanlarda doğruyu söyleme şansına sahip oldum. çok az olsalar da artık, yerimde saydığım, ileri gidemediğim günler için özür dilerim. bunları bir noktada daha büyük bir hamleyle telafi edeceğim. ama az da olsa çok da olsa aynı yolu yürüyorum. onun da yere neredeyse dik olmasına çalışıyorum. iyi ki bana güvendin güzel insan. 

her şeyin çok güzeldi. seni de çok güzel uğurladık. bizi yine hiç üzmedin. son dakikana kadar elinde peçeteni tutup, ağzının kenarını pıt pıt silip titizlendiğini duydum. son takatinle annemin üşümüş ellerini ovuşturduğunu da. güle güle. 

                 

030

yalnızca yaygın cümle kalıplarıyla yaşayıp iletişim kurabildiğimi anladığım gün hayat çok zevkli bir hale geldi; insan canı bu kadar ucuz mu, bunun hesabını kim verecek, x ama yine de olsun, bana mı dedin, öyle de olması gerekiyor zaten, küfür değil dehümanizasyon, birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, sayılı gün çabuk geçer, edep ya hu, olanda hayır vardır, çok feyizli bir x, değerli din kardeşlerim, son zamanlarda aralarına eklenen ‘kürtlüğüne veriyorum’ ve bunun gibilerle. daha mutluyum. kabızlık da yaratmıyor, böyle ağızdan çıkıçıkıveriyorlar. 

029 de

iki haftadır, olmayan, henüz gerçekleşmemiş bir ölümün üstesinden gelmeye çalışıyorum.

var olmama bir şekilde vesile olan, sırf bu yönden düşünüldüğünde dahi, yok oluşu bir ilginçlik olacak dedem. diğer (mutsuzluğu) zorlayan şeyse, ölümden her zaman beklediğim ve ölümün hazır olmaya çalıştığım bir özelliği olan “karşılıklı anıların bir tarafını yok ediş”ine, dedecikte sıra gelene kadar, hatta belki sırayı ona getirmeyecek şekilde, hesapta olmayan ve hazırlıklı olmadığım bir engel olması. onun, biraz fazla iyi oluşu.

iyi insana yalnızca bakarken, yaşlı insanı ise (yine yalnızca) vapura filan yetişmeye çalışırken gördüğümde kendimi kanser edercesine ağlayan biri olarak, bana kendini üzmeler görünüyor çok yakında galiba. seksen üç sene iyi kalabilmiş, güzel bile kalabilmiş, suskun kalabilmiş o insanın yaşadıkları, yaşadığını fark etmediği zamanlarda ise maruz kaldığını bildiklerim, ölümün kendine ağlamaya engel; dünyaya ağlıyorum. 

bazı mimikleri yüzümden, bazı sokakları yolumun üstünden, aramızda geçen karakteristik dialogları da zihnimden atmaya az kaldı. 

şimdiden, peace işareti, hayaliyle bile -yapıyor olduğumun hayaliyle-, artık bir yere kapanıp ağlama sebebim. bu da asılı kalmış başarısız bir yazı sonu.

028

birinin, duyamayacağım bir yerde, duymam için söylemeyerek, hakkımda bu zamana kadar duyduğum en güzel yorumu yaptığını, tesadüfi bir şekilde duydum. 

                                                                                                         17kasımAkşamı

craigandkarl:

Portrait of Woody for the Little White Lies exhibition. Buy it here, or visit the exhibition at Kemistry Gallery, London.

craigandkarl:

Portrait of Woody for the Little White Lies exhibition. Buy it here, or visit the exhibition at Kemistry Gallery, London.

027

benim kadar it oğlu it olup, affolmamış ya da pişmanlığı dile getirilmemiş en ufak şeyle de böyle uykusu kaçabilen kaç insan var. 

güzel bir şey: mi yapıyorum? bana kalırsa.

ne yaparak? bir kişiye dair onu itin götüne sokacak (ya da objektif olayım, sokabileceğime inanmama sebep olacak) yeterli malzemeyi mazime yüklemiş taşırarak kaçıyorken bile, sorumluluğu bana ait olan sözleri, minnacık da olsa vebali altında kalacağım fevri, abartılı tepkileri, tüm gördüğüm muameleden ayrı tutarak muhakemesini yapmak zorunda hissederek. zorunluluk hissetmek de aslında, bir şey hatrına yapılıyor hissi veriyor. yalnızca içim elvermiyor. 

gideli aylar olmuşken bile dönüp ‘sorun’dan bağımsız zamanlar için bir teşekkür. bir yandan sinirle şikayetini ediyorken bile akla takılan bir haksızlık için dilenen özür. hayaletimsi bir sebeple bitmek zorunda olduğu hissedilen arkadaşlığa güzelleme. bunların hepsi benim ilişki noktalarım. 

ve bunlarla kahrolurken, kahroluşun da normal olmadığını biraz biraz sezerken, karşıdakilerin hiçbir zaman bir şeyleri ayrı ayrı değerlendiremeyişine serzeniş.

yine de özürler olsun. değdiğim herkese. battığım her noktaları için.

026 çözümsüz sorunla geldim

danah zohar:

-ortak değerlerin yerini, herkesin kendi  normlarını ve değerlerini kendi bildiğince yaratma çabalarının alması, birbirimizi anlamamızı ve birbirimize ulaşabilmemizi gitgide zorlaştırıyor. insanlar, birbirlerine kendi senaryoları doğrultusunda roller verip, karşılarındakilerden bu rolleri gerçekleştirmesini bekler oldular. sonuç, düş kırıklıkları, kızgınlıklar ve kendimizden kaynaklandığını bir türlü kavrayamadığımız yalnızlık.

8 yaş bunalımı

8 yaş bunalımı